“Ege’de bir sahil kasabası” diye başlayan o hayalin kestirmesi: Urla. Hazırsan, üç günlüğüne rotayı buraya çeviriyoruz.
Masmavi koyları, asırlık üzüm bağları ve tarih kokan taş evleriyle burası az bulunur bir huzur rotası. Az bulunur diyoruz çünkü bir yandan kendi hâlinde ve lokal kalmayı sürdürüp, diğer yandan turistik bir çekim merkezine (ve hatta gastronomi vahasına!) dönüşmek her kasabanın harcı değil. Urla; tarihi, doğayı ve rafine zevkleri öyle kusursuzca harmanlıyor ki insan buraya adım atar atmaz “Buraya mı yerleşsem?” diye düşünmeden edemiyor.
Tam da bu sebeple, bugünkü yazımızda Urla’yı turluyoruz. 72 saate sığacak, bol lezzetli ve kahkahalı bir keşfe hazırsan, hadi başlıyoruz.
URLA GEZİ REHBERİ
1. GÜN: SANAT SOKAĞI’NI KEŞİF
Konaklama için en keyifli adres tabii ki Sanat Sokağı. Burası Urla’nın kalbi. Direkt kıyıda konumlanmıyor olmasına rağmen tam bir turist mıknatısı. Antikacılar, tasarım atölyeleri, üçüncü nesil kahveciler, gurme restoranlar… Hepsi burada yoğunlaşıyor. Özellikle yazın, yoğunluk nedeniyle yer bulmak zor. O yüzden rezervasyon işini sonraya bırakma. Gelmeden önce, civardaki butik otelleri araştırıp oda tutabilir veya kısa dönemli kiralama uygulamalarından modern bir taş ev kiralayabilirsin.
Valizler bırakıldıysa, kültür-sanat turu başlasın! Sokak boyunca seramik, heykel, resim ve takı tasarımı üzerine çalışan atölyelerle sanat galerileri karşına çıkacak. Aralarda yerel üreticilerin el emeği parçalarına da rastlayacaksın. Örgü çantalardan katkısız sabunlara uzanan tezgâhlarda acele etmeden dolaş; seri üretimden uzak, özgün ürünleri keşfetmenin keyfini çıkar.

Eğer daha rafine, ince zevkli bir şeyler arıyorsan, ekroú butik nokta atışı bir tercih olur. Sanat Sokağı’nın girişinde bulunan bu bohem konsept mağazada dönemsel kıyafetler, ipek fularlar, özel tasarım takılar ve birçok yüksek kaliteli parça bulabilirsin. Rafların arasında gezinirken Urla’nın zanaatkâr ruhunu sonuna kadar hisset.
Biraz soluklanmak için yönünü meşhur Gazozcucu’ya çevir. Burada, eski mahalle kültürünü hatırlatan yerel ve nostaljik birçok gazoz satılıyor. Reyhanlısından, hindistancevizlisine kadar envai çeşitte gazoz var. Raflarda biraz gezindikten sonra sana en ilginç geleni seçebilirsin. Kararsız kalırsan misket üzümlüsüne bir şans verebilirsin.

Tatlı kontenjanını ise Necco Dondurla için sakla. Çünkü buranın dondurmasından gerçek süt tadı alıyorsun. %100 keçi ve inek sütünden hazırladıkları dondurmalar lezzetiyle ün yapmış durumda. Bardacık incirinden bile dondurma yaptıkları olmuş. Urla’ya özgü bir tat denemek istersen bir top al. Hiç baymadığı için de top top yediriyor. Bizden söylemesi: Porsiyona dikkat et. 🙂
Akşam için lezzet durağın Evde Burger. Burası, seni burgerin burger olduğu 90’lara ışınlıyor. Dönemin ev yapımı klasik burgerleri ve rahat pub havası birleşince ortaya fazlasıyla chill bir yemek deneyimi çıkıyor. Otantik iç avlusunda yüksek taburelerden birine kurulup yemeğini söylerken günün temposunu unutuyorsun. İlk günün yorgunluğu için tam anlamıyla doyurucu bir kapanış.
2. GÜN: KÖY HAVASI & BAĞ ROTASI
Bugün biraz uzağa gidiyoruz ama önce hızlı bir kahvaltı. Adresimiz Fırın Gibi. Adından da anlaşılacağı üzere, içeride “ye-kalk” alanı bulunan fırınımsı, butik bir işletme burası. Lokal malzemelerle hazırladıkları leziz focaccia sandviçleri yüksek bir lezzet çıtasına ulaşmış. Fazla zaman kaybetmeden taze ve iyi bir şeyler yiyip yola koyulmak için ideal.

Kahve için sıradaki durak Baristocrat. Nitelikli kahve konusunda Urla’da parmakla gösterilen yerlerden biri. Zaten kapıdan girer girmez kokudan anlarsın. Ortamı da oldukça ferah. Geniş oturma alanları ve rahat düzeniyle, uzaktan çalışanların gönlünü kazanmış durumda.

Bademler Tiyatrosu
Geldik günün sürpriz ziyaretine: Bademler Köyü. Burası yıllardır kültür, sanat ve kolektif üretimle yaşayan, klasik köy tanımına pek sığmayan bir yer. Yani olayı, tipik köy evleri, köy kahvesi ve doğallık değil; üretmek, paylaşmak ve değer yaratmak.
Bunun en güzel örneği Bademler Köy Tiyatrosu. Köyde tiyatro geleneği 1920’lerin sonunda başlamış, 1969’da ise köylüler kendi imkânlarıyla bir tiyatro binası inşa etmiş. Aradan geçen onca yıla rağmen sahne hâlâ aktif.
Köyün sanata merakı bununla bitmiyor. Bademler Sanat Köyü’ne uğrayınca bunu daha iyi anlıyorsun. Resim, seramik ve mutfak atölyelerinden müzik ve tiyatro etkinliklerine kadar, günün her saati yaşayan bir kültür merkezi burası. İçeride Musa Baran Çocuk Oyuncakları Müzesi ve Sabiha Tansuğ Etnografya Müzesi gibi iki önemli koleksiyon alanı da bulunuyor. Buraları gezdikten sonra, taş ve ahşabın iç içe geçtiği bahçesinde kendine güzel bir kahve söyleyebilirsin.
Köyden ayrılmadan Yabani Urla’ya uğra. Burası doğayla ilişki kuran yeni nesil bir mutfak olarak kurulmuş. Yabani otlardan yaratıcı tabaklar ve kokteyller hazırlıyorlar. Tam da Bademler’e yakışır bir mekân yani. İçeride ahşabın hakim olduğu, pub havasında, geniş bir bahçe seni karşılıyor. İyi müzik eşliğinde, lokal otlarla hazırlanan ferah bir içecek burada iyi gider.
Bademler’den ayrılıp günün son durağını Urla Bağ Yolu’ndaki Urlice’ye rezerve et. Urlice, bölgenin en çok tanınan şarap üreticilerinden. Zengin şarap seçeneklerinin yanında efsane pizzalar yapan bağ restoranıyla da ünlü. Gittiğinde, bir yanda sıralı asmalar, diğer tarafta ahşap detaylı sofralarla karşılaşıyorsun. Bir de gün batımına denk getirdin mi tamamdır. İtalya kırsalında küçük bir aile bağındaymışsın gibi hissediyorsun. Ufak bir not: Tadım seansları için önceden rezervasyon gerekiyor.

3. GÜN: SAHİL KEYFİ & SON GÜN TURU
Son günü denize ayırıyoruz ama önce kahvaltıya… Demircili yolu üzerindeki Yörük Aile Evi, serpme kahvaltısıyla ün yapmış samimi bir aile işletmesi. Ormanın içinde, klasik bir kır evi havasına sahip. Peynirden tereyağına, baldan zeytin ve reçellere kadar pek çok ürün kendi üretimleri. Bir de sacda, odun ateşinde pişen gözlemeler sofraya gelince ortaya gerçek bir köy kahvaltısı çıkıyor.
Kahvaltı bittiğinde Demircili Koyu’na ilerliyoruz. Demircili; cam gibi berrak, temiz ve serin suyuyla Urlalılar arasında oldukça popüler. Burada seçim tamamen sana kalmış. Halk plajında kendi şemsiyeni ve sandalyeni kurup takılabilir ya da Melengeç Beach’te giriş ücretini ödeyerek tesis hizmetlerinden faydalanabilirsin. Hangi tarafı seçersen seç, Demircili’nin en güzel yanı aynı kalıyor. Bangır bangır müzik yok. Urla’nın sakinliğine yakışan, huzurlu bir deniz kaçamağı yapıyorsun. Dipnot: Kıyıda taşlık kısımlar olabiliyor bu yüzden deniz ayakkabısı iyi fikir.

Denizden sonra yönünü Urla İskele’ye çevir. Burada Urla’nın o eski balıkçı kasabası hâlini bulacaksın. Özellikle gün batımına yakın geldiysen bir kahve alıp manzaranın tadını çıkar. Sahil boyunca uzanan balıkçı teknelerinin, kıyıya bırakılmış ağların, küçük mekânların yanından yürü. Biraz da hiçbir yere yetişmiyor olmanın tadını çıkar.

Sanat Sokağı’na dönünce ilk iş Girit Pastanesi’ne git. 1950’den beri açık olan bu eski Urla klasiğinde başrol yıllardır değişmiyor: bademli kazandibi. Bir porsiyon söyle ve “dönmeden yapılacaklar” listenden bir maddeyi daha eksilt.

Lebon Jardin Girişi Görseli
Akşam yaklaşırken doğru LeBon Jardin’e. İçeri girince kendini Bali’den ilham alan dev bir bahçede buluyorsun. Her yer; zeytin ağaçları, heykeller ve Uzakdoğu esintili detaylarla çevrili. Ortam fazlasıyla fotojenik. Bir şeyler içip güzel kareler yakalayabilirsin. Bu arada, geç saatlerde canlı müzik ve DJ performansları da oluyor; istersen gitmeden önce programına göz at.

Lebon Jardin Heykeli
Finali ise Beğendik Abi’de yap. Çok geç kalma, 21.00’e doğru seçenekler azalıyor. Gittiğinde kapıda sıra görmen olası. Biraz beklemeyi göze al çünkü buna değiyor. Ege otları, zeytinyağlılar ve ev yemeği karakterine uygun leziz seçenekler var. Burada seçimi senin damak zevkine bırakıyoruz ama tatlı için Girit böreğine mutlaka yer bırak.
Ve böylece 72 saatlik Urla turunun sonuna geldik. Ama dürüst olalım, üç gün burayı bitirmeye değil sadece biraz tanımaya yetiyor. Geriye görülmemiş koylar, keşfedilmemiş sofralar ve “bir dahaki sefere” uğranacak yerler kalıyor. Hal böyle olunca, aklında tek bir soru dolaşıyor:
“Acaba buraya mı yerleşsem?”




