Edward Hopper’dan René Magritte’e, sanat tarihinden izler taşıyan sekiz filmi bir araya getirdik.
Beyaz Perdeye İlham Veren 7 Ünlü Tablo
House by the Railroad – Psycho

Alfred Hitchcock’un Psycho filmindeki Bates ailesinin tepede yükselen evi, sinema tarihinin en tekinsiz yapılarından biri. Norman Bates’in moteline yukarıdan bakan bu Viktoryen evin görsel kökeni ise Edward Hopper’ın 1925 tarihli House by the Railroad tablosuna uzanıyor.
Hopper’ın resminde demiryolu hattının ardında, çevresinden kopuk görünen büyük bir ev yer alıyor. Gün ışığına rağmen yapının üzerinde açıklanması güç bir kasvet hissediliyor. Hitchcock, benzer mimari dili siyah-beyaz görüntünün sertliğiyle birleştirerek evi filmin sessiz karakterlerinden birine dönüştürüyor. MoMA koleksiyonunda bulunan tablo, Amerikan modernizminin yalnızlık duygusunu yansıtan önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor.
The Empire of Light – The Exorcist

The Exorcist hakkında konuşulduğunda akla çoğunlukla filmin sarsıcı şeytan çıkarma sahneleri geliyor. Oysa yapımın en güçlü görüntülerinden biri, bütün o kaostan hemen önce karşımıza çıkıyor. Peder Merrin, sisli bir gecede evin önünde duruyor; sokak lambasının ışığı karanlığın içinden geçerek pencereden yayılan aydınlıkla buluşuyor.
William Friedkin’in bu sahneyi kurarken baktığı eser, René Magritte’in The Empire of Light tablosuydu. Magritte, karanlık bir sokakla gündüzü andıran aydınlık gökyüzünü aynı resimde bir araya getiriyor. Friedkin tabloda gördüğümüz gece ve gündüz karşıtlığını birebir kullanmasa da onun yarattığı gerçekdışı sessizliği filme taşıyor. Sahne, birkaç saniye içinde hem yaklaşan tehlikeyi hem de onun karşısında tek başına duran bir adamı anlatıyor.
Ophelia – Melancholia

Lars von Trier’in Melancholia filminin açılışı, başlı başına hareketli bir resim serisi gibi ilerliyor. Zaman yavaşlıyor, atlar yere yığılıyor, gökyüzü değişiyor ve dünya yaklaşan felaketin karşısında neredeyse donup kalıyor. Bu bölümün en çarpıcı görüntülerinden birinde Kirsten Dunst’ın canlandırdığı Justine’i, gelinliği etrafına yayılmış hâlde suyun üzerinde görüyoruz.
Sahnenin ardında John Everett Millais’nin ünlü Ophelia tablosu bulunuyor. Shakespeare’in Hamlet oyunundaki Ophelia’yı ölümünden hemen önce resmeden Millais, güzellik ile karanlığı aynı manzarada buluşturmuştu. Justine de suyun üzerinde benzer bir teslimiyetle duruyor. Ancak burada çiçeklerle çevrili genç bir kadının yerini, kendi hayatından ve dünyadan giderek uzaklaşan bir karakter alıyor. Tablodaki kırılganlık, filmin depresyonla kurduğu ilişkinin bir parçasına dönüşüyor.
The Blue Boy – Django Unchained

Django Unchained filminde Django’nun mavi kostümüyle ilk kez ortaya çıktığı anı unutmak kolay değil. Gösterişli ceketi, kısa pantolonu, beyaz çorapları ve fırfırlı gömleğiyle çevresindeki herkesten ayrılan karakter, kıyafetin içinde hem fazlasıyla görünür hem de rahatsız edici ölçüde sergilenir.
Kostüm tasarımcısı Sharen Davis’in bu görünüm için başvurduğu kaynak, Thomas Gainsborough’nun yaklaşık 1770 tarihli The Blue Boy tablosuydu. Aristokrat bir genci mavi giysiler içinde gösteren eser, dönemin ayrıcalıklı dünyasını temsil eden portrelerden biri. Aynı görünümün, özgürlüğünü yeni kazanmış Siyah bir karakter üzerinde yeniden kurulması kostüme farklı bir anlam kazandırıyor. Başta Django’yu başkalarının bakışına açık hâle getiren kıyafet, aynı zamanda onun hikâyedeki dönüşümünün ilk görünür adımlarından biri oluyor.
The Birth of Venus – The Adventures of Baron Munchausen

Sandro Botticelli’nin The Birth of Venus tablosu, Batı sanatının en tanınan görüntülerinden biri. Deniz kabuğunun üzerinde duran Venüs’ün zarif pozu, yüzyıllar boyunca moda çekimlerinden reklamlara kadar sayısız kez yeniden yorumlandı. Terry Gilliam’ın 1988 tarihli The Adventures of Baron Munchausen filmi de bu ikonik kompozisyonu kendi fantastik dünyasına taşıdı.
Uma Thurman’ın canlandırdığı Venüs, büyük bir deniz kabuğunun içinde belirirken sahne ilk bakışta Botticelli’nin tablosunu hatırlatıyor. Ancak Gilliam bu görüntüyü bir müze sessizliği içinde sunmuyor. Tablo, filmin abartılı dekorları ve teatral mizahıyla birleşerek hareketli bir gösteriye dönüşüyor. Rönesans’ın ideal güzellik anlayışı, birkaç saniyeliğine son derece oyunbaz bir sinema anının içinde yeniden doğuyor.
Isle of the Dead – Isle of the Dead

Arnold Böcklin’in Isle of the Dead adlı eseri, denizin ortasında yükselen kayalık bir adayı ve ona doğru ilerleyen küçük bir tekneyi gösteriyor. Tabloda neredeyse hiçbir hareket olmamasına rağmen görüntü, uzun ve sessiz bir yolculuğun sonuna gelindiği hissini taşıyor. Adanın ortasındaki koyu serviler ve kayalara açılmış mezarı andıran boşluklar, manzarayı dünyadan koparıyor.
Mark Robson’ın 1945 tarihli Isle of the Dead filmi, hem adını hem de temel atmosferini Böcklin’in eserinden alıyor. Savaş sırasında bir Yunan adasında mahsur kalan insanların hikâyesini anlatan film; salgın korkusu, batıl inançlar ve giderek büyüyen kuşkular üzerinden ilerliyor. Tablodaki ulaşılamaz, kapalı ada görüntüsü de filmde kaçışı olmayan bir mekâna dönüşüyor.
18. Yüzyıl Resimleri – Barry Lyndon

Stanley Kubrick’in Barry Lyndon filminde belirli bir tabloyu aramak yerine, filmin tamamına bir resim gibi bakmak gerekiyor. William Hogarth, Thomas Gainsborough ve Joshua Reynolds gibi 18. yüzyıl ressamlarının dünyası; kostümlerden mekânlara, ışık kullanımından karakterlerin kadraj içindeki duruşlarına kadar her ayrıntıda hissediliyor.
Özellikle mum ışığıyla çekilen iç mekân sahneleri, filmi klasik bir dönem anlatısının ötesine taşıyor. Karakterler geniş salonlarda, kır manzaralarında ya da gösterişli sofraların çevresinde bazen bir portre için poz veriyormuş gibi duruyor. Kamera ise bu dünyanın içinde acele etmeden dolaşıyor. Barry Lyndon, resim sanatından birkaç görüntü ödünç almak yerine bütün bir dönemin bakışını sinemaya taşıyor. Bu yüzden filmin herhangi bir anında görüntüyü durdurduğunuzda, karşınızda çoktan çerçevelenmiş bir tablo varmış hissine kapılmak mümkün.
Wheatfield with Crows – Dreams

Akira Kurosawa’nın Dreams filmi, birbirinden bağımsız sekiz rüyanın içinde dolaşıyor. “Crows” adlı bölümde genç bir ressam, Vincent van Gogh’un tablolarına bakarken kendisini bir anda onların içinde buluyor. Köprüler, tarlalar, yollar ve gökyüzü artık bir sergi duvarında değil; yürünebilen, içinden geçilebilen canlı bir dünyanın parçaları.
Martin Scorsese’nin canlandırdığı Van Gogh, tarlalarda durmadan resim yaparken genç ressam da onun peşinden ilerliyor. Gerçek manzaralar zamanla kalın fırça darbelerine ve Van Gogh’un güçlü renklerine karışıyor. Bölümün sonunda görülen kargalar ve buğday tarlası, ressamın Wheatfield with Crows eserini sinemanın hareketli dünyasına taşıyor. Kurosawa burada bir tabloyu yeniden kurmakla yetinmiyor; o tabloya bakarken hissedilen merakı, hayranlığı ve ressamın zihnine yaklaşma isteğini de filme dönüştürüyor.
Zihninizi Yerinden Oynatacak 10 Psikolojik Gerilim Filmi




