Sevgilisiyle birlikte sakin bir 14 Şubat geçirmek isteyenler ya da aşka olan umudunu tazelemek isteyen bekarlara Sevgililer Günü için zamansız film önerileri…
Güzel bir film izledikten sonra sinema salonundan çıkarken içinizi dolduran o his ile birine aşık olduğunuz vakit duyduğunuz heyecanın benzer olduğunu düşündünüz mü hiç? Belki de yaşamla kurduğumuz derin bağı güçlendirdiği, hayatın ne keyifli anlarla dolu olduğunu hissettirdiği için heyecanımızı tazeler güzel bir film izlemek de aşık olmak da… Sevgililer Günü yaklaşırken dünden bugüne içimizi ısıtan aşk filmlerine doğru zamansız bir yolculuğa çıkıyor. Büyük bir sinema salonunda yanı başında sevgilisinin omzunu hisseden aşıklar ve yeniden aşık olmanın umudunu tazelemek isteyenler için Sevgililer Günü için zamansız film önerileri…
Zamansız Aşk Filmleri
When Harry Met Sally (1989)
Romantik komedinin zamansız örneklerinden biri olan “When Harry Met Sally”, sadece bir hikayeyi değil kadın ve erkekler arasındaki arkadaşlık ilişkilerini de etraflıca konu alıyor. Harry ve Sally’nin yıllar boyunca farklı şekillerde kesişen yolları, hikayenin sonunda onları bir mutlu aşk hikayesine götürecektir. Peki ya, o vakte kadar? Beyaz perdenin en sıcak aşk filmlerinden biri olan “When Harry Met Sally”, mutlu sona kadar gerçekçi ve sıcak bir hikayeyle seyirciyi düşündürücü bir yolculuğa çıkarıyor.

Before Sunrise (1995)
Zaman görecelidir, hele ki söz konusu aşk olduğunda… “Before Sunrise” tek bir gecede geçen ama seyircide uzun yıllar geçmiş gibi his bırakan duygu yüklü bir aşk hikayesi. Başrollerdeki Jesse ve Céline’in Viyana sokaklarında geçen bir gecesi, büyük ve dramatik olayların olmadığı, sohbetler içinde yavaşça doğan bir aşka ev sahipliği yapar. Zamana bırakılmış bir bağın ne denli kuvvetli olabileceğini gösteren “Before Sunrise”, tekrar tekrar izlenebilecek aşk filmlerinden biri.

The Way We Were (1973)
“The Way We Were”, listelerde tüm zamanların en iyi aşk filmlerinden biri olarak ilk sıralarda yerini alıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da geçen film, sol görüşlü Katie ile kendinin aksine hiç politik olmayan Hubbell’ın hikayesini ele alıyor. Farklı sosyal sınıflardan gelen iki aşığın hikayesi, filmin çok meşhur repliği “Your girl is lovely, Hubbell” repliğiyle hafızalara kazınıyor.

Casablanca (1942)
Savaşın gölgesinde filizlenen bir aşk hikâyesi olan “Casablanca”, fedakârlık ve kaybedilen aşk temasını sinema tarihine kazımış nadir filmlerden biridir. Rick ve Ilsa’nın yolları, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fas’ta kesişir; geçmişte yarım kalan bir aşk, zorlu ahlaki seçimlerle yeniden sınanır. Romantizmi bakışlar ve söylenmeyen sözlerle kuran “Casablanca”, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın performanslarıyla seyirciyi büyülüyor.

Titanic (1997)
Sinemanın asla eskimeyen aşk hikayesi: “Titanic”… Sınıf farklarıyla örülü bir dönemde, denizin ortasında doğan imkansız bir aşk hikayesini anlatan “Titanic”, Jack ve Rose’un felaket içinde doğan aşklarını görsel bir ihtişamla sunuyor. Film sadece romantik sahneleriyle değil, yas ve fedakarlık gibi temalarıyla da seyirciyi farklı duygular arasında bir yolculuğa çıkarıyor.

In the Mood for Love (2000)
Wong Kar-wai’nin her karesiyle büyüleyici filmi “In the Mood for Love”, söylenmeyen sözler üzerine kurulu zamansız bir aşk anlatısı. Aynı apartmanda yaşayan iki komşunun, eşlerinin gizli ilişkisini öğrenmesiyle başlayan yakınlıkları, klasik bir aşk hikayesinden çok hislerin şiirsel bir yansımasına evrilir. Yavaş temposu, müzikleri ve renk paletiyle seyircide güçlü bir etki bırakan film, çeyrek asırdır beyaz perdenin en beğenilen aşk hikayelerinden biri.

The Notebook (2004)
Nicholas Sparks uyarlaması olan “The Notebook”, geçen yıllara ve ayrı düşen yollara meydan okuyan bir aşkın hikayesini anlatıyor. Noah ve Allie’nin gençlikte başlayan ilişkisi, zaman, ayrılıklar ve sınıf farklarıyla sınanır. İkilinin yolları uzun yıllar boyunca kesişmemek üzere ayrılır. Günümüzde modern bir klasik hâline gelen “The Notebook”, aşkın kudretini bir kere daha hissetmek isteyenler için ilk sırada yer alıyor.

Call Me by Your Name (2017)
1980’lerin İtalya’sında geçen “Call Me by Your Name”, ilk aşkın yoğunluğunu ve geçiciliğini zarif bir dille seyircisiyle buluşturuyor. Elio ve Oliver’ın bir yaz mevsimi kadar sıcak ve kısa süren aşkları, gençliğin keşfine ve kalp kırıklıklarına doğru şiirsel bir portre çiziyor. Doğal oyunculukları ve sakin temposuyla, aşkın iz bırakan ama sessiz tarafını sevenler için zamansız bir seçenek.





